Yazarlarımız
Emin KARACA
TAN GAZETESİ NEDEN SUSTURULDU
Nesimi KARİKUTAL
NE OPERASYON AMA...
BÜLENT TEKİN
PAYANDA YA DA TAKLA
TURHAN ÖZYAZANLAR
FUTBOLDA YAŞ SINIRI MAĞDURİYETİ
Ali HASDEMİR
EMPERYALİZMİN ZOKASI; ALTIN VURUŞUMUZ.
İKBAL KAYNAR
ÖLÜMDEN ÖTE KÖY VAR MI?
DURSALİYE ŞAHAN
O...PU KİME DENİR





Haber Rüzgarı Gazete Haberleri oku - Hürriyet gazetesi, Sabah, Posta, Milliyet, kıbrıs gazete

 

HANGİ KURAN ESASTIR TARTIŞMASI
TÜRKİYEDE İSLAM TARİHİYLE İLGİLİ TARTIŞMALAR İSLAMİ ÇEVRELERİN AMBARGOSU; "BU İŞLER BİZDEN SORULUR", UKALALIĞIYLA YAPILAMIYOR. YAPANLARDAN TURAN DURSUN CESARETİNİ ÖLÜMÜYLE ÖDEDİ. TARTIŞMAYI TEKRAR BAŞLATAN AYŞE HÜRÜ KUTLUYORUZ..
12:53:13 2011-09-04

Ama hangi Kuran’ı esas alacağız


Ayşe Hür -Taraf

 

“Türkler nasıl Müslüman oldu” yazısına okurlardan ağırlıklı olarak eleştiri mailleri aldım. Bu maillerin neredeyse tümü oldukça nazik bir dille kaleme alınmıştı. (Eleştirisinin neye olduğunu söylemeden “Bir daha da Taraf almayacağım” diyen iki kişiyi de bu gruba sokuyorum.) Eleştirilerin özünü, Kuran ayetlerini lafzıyla eleştirmemin yanlışlığı oluşturuyordu. Her biri kendi çapında kelam, hadis ve tefsir âlimi olduğu anlaşılan bu okurların bana tavsiyesi Kuran’ın nasıl indirildiğini, sure ve ayetlerin nasıl okunması gerektiğini, vb. konuları öğrenmeden ağzımı açmamamdı. Ben de öyle yaptım. Bu hafta ağırlıklı olarak islamic-awareness.org adlı internet sitesindeki makalelerden yararlanarak Kuran’ın yazılış hikâyesini anlatmaya çalışacağım. Umarım amatör tefsircilere bir katkım olur...



Kuran, İslam inancına göre Allah’ın sözü kabul edilir. Yine İslam inancına göre Allah, Cebrail adlı bir melek aracılığıyla kendi sözlerini Muhammed’e iletir. Muhammed ise ‘vahiy kâtipleri’ adı verilen kişilere “tanrı” vahiylerini yazdırtır. Neden Peygamber kendisi yazmıyordu diye soranlara İslam âlimlerinin bir bölümü “Peygamber ümmi (okuma-yazma bilmez) idi” diye cevap veriyor, bir bölümü, vahiylerin Peygamber’in ölümünden çok kısa zaman öncesine kadar gelmeye devam ettiği, dolayısıyla henüz görev tamamlanmadığı için kayda geçmediği” şeklinde açıklama getiriyor. ‘Vahiy kâtiplerinin’ etnik veya dinî kökeni ile sayısı konusunda da bir uzlaşma yok. Ancak sayıları 40’a kadar çıkarılan bu kâtiplerden İslami kaynaklarda adı en çok tekrarlananlar Yunanlı Bel’am, Yaiş, Yemenli Cebr, Yessar, Addas, İman, İranlı Selman (Selman-ı Farisi), Yahudi Bahira, Verka, Abdullah İbn-i Selam.


Taşlar, deriler, ağaç kabukları

Ayetler “Lihaf” (küçük yassı taşlar), “Rıka” (deri, ağaç yaprağı, bir çeşit kâğıt), “Ektaf” (deve ve koyun kemikleri), “Ektab” (ağaç parçası) gibi nesnelere yazılmıştı. İbn’el-Nadim ve Buhari gibi güvenilir kaynaklara bakılırsa, Peygamber’e vahyedilmiş bazı ayetler (Şeytan Ayetleri gibi) Allah’ın dilemesi ile Peygamber’in hafızasından silinmişti. Nitekim Bakara Suresi’nin 106. ayetinde “Biz herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” diyordu.) Böylece bazı ayetler bu malzemelere hiç yazılmamış ya da yazıldıktan sonra ortadan kaldırılmıştı. Yine bazı kaynaklara göre bazı ayetleri keçi yemişti. Geriye kalanların tümü Peygamber’in evinde iple bağlı olarak birarada duruyordu, diyen kaynak varsa da ağaç kabuğunun ya da yaprağın, derinin birbirine bağlanması mümkünse de, taşın, kemiğin bağlanması imkânsız olduğundan bunun İslami bir efsane olduğu anlaşılıyor.


Yemame Savaşı’nın zayiatı

Nitekim Peygamber’in ölümünden sonra dinden dönmelerin (ridde) artması ve 633 yılında, İlk Halife Ebubekir’in ordularıyla ‘Yalancı Peygamber’ Müseylimet’ül-Kezzap’ın orduları arasında yapılan Yemame Savaşı’nda 70 kadar hafızın ölmesi üzerine, (Ebubekir’in ölümünden sonra İkinci Halife olacak) Ömer’in ayetleri derleme işine önce “Peygamberin yapmadığı şeyi yapmak nasıl doğru olabilir?” diye itiraz eden ancak sonra bunun gerekli olduğunu kabul eden Ebubekir’in bu işle görevlendirdiği Zeyd bin Sabit “Ebubekir bana ‘Sen akıllı bir gençsin. Peygamber’e vahiy yazdığın için senin başaracağına güveniyorum. Araştır ve topla Kuran ayetlerini’ dedi. Allah’a ant içerek söylerim ki, dağlardan bir dağı yükleyip taşımayı önerseydi, buyurup verdiği görev kadar bana ağır gelmeyecekti. Yani Kuran’ı derlemek kadar...” demiş.


Ebubekir’in derlemesi

Derleme işinde hafızasına başvurulacak kişilerin sayısı konusunda İslami kaynaklarda ufak tefek farklılıklar vardır ancak en iyimser tahminde bu kişilerin yediyi aşmadığı anlaşılır. Örneğin Buhari’nin “E’s-Sahih” adlı eserinde geçen dört hadisten ilki şöyledir: “Amr İbnü’l-Ass anlatıyor: Peygamber’in ‘Kuran’ı dört kişiden alın, Abdullah İbn-i Mes’ud’dan, Salim’den, Muaz’dan (Muaz İbn-i Cebel) ve Übeyy İbn-i Ka’b’den’ dediğini işittim.” İkinci hadiste Peygamber’in hizmetkârı Enes anlatır: “Peygamber öldüğünde, dört kişiden başka Kuran’ı tümüyle ezberlemiş olan yoktu. Ebu’d-Derda, Muaz İbn-i Cebel, Zeyd İbn-i Sabit ve Ebu Zeyd.” Üçüncü hadis sahabeden olmayan ilahiyatçı Katade’den aktarılır: “Malik oğlu Enes’e; ‘Peygamber döneminde, Kuran’ı tümüyle ezberleyenler kimlerdir’ diye sordum. Şu karşılığı verdi: ‘Dört kişi. Tümü de Medineli. Übeyy İbn-i Ka’b, Muaz İbn-i Cebel, Zeyd İbn-i Sabit ve Ebu Zeyd...”


Ayeti nerede buldu?

Bu hadislerde adları yazılı olanları topladığımız zaman “Peygamber döneminde Kuran’ı tümüyle ezberlemiş olanların sayısı yedi (İbn-i Mesud, Salim, Muaz bin Cebel, Übeyy bin Ka’b, Ebu’d-Derda, Zeyd bin Sabit ve Ebu Zeyd) idi” demek mümkün.


Hafızlar heyeti oluşturulduktan sonra Ömer ile Zeyd, herkesin elindeki ayetleri getirmesini istemişlerdi. Zeyd, herhangi bir ayeti yazıya geçirmek için, iki şahidi şart koşmuştu. Ancak sonunda bir şahitle ‘Mushaf’a koymak zorunda kaldığı ayetler de oldu. Örneğin Tevbe Suresi’nin son iki ayeti böyleydi. Zeyd şöyle demişti bu konuda: “Tevbe Suresi’nin son iki ayetini Ebu Huzeyme’de buldum, ki başkasında bulamamıştım bu parçayı.” (İslam âlimlerinin bu sapmayı meşrulaştırma cümlelerinden biri şu: “İki şahit derken, birinci şahit ayetin yazılı olduğu nesne, ikinci şahit ise hafızlardan biriydi.” Bu açıklamanın doğru olup olmadığını konunun uzmanlarına bırakıp devam edelim.)


Özel Mushaflar

Ancak, bu işler yapılırken, hafızlar grubundan bazı kişiler kendi Mushaflarını oluşturuyorlardı. Böylece ortaya Ibni Mesud’un Mushafı, Übeyy Ibni Ka’b’ın Mushafı, Abdullah Ibni Abbas’ın Mushafı, (Peygamber’in eşlerinden) Aişe’nin Mushafı, (daha sonra Dördüncü Halife olacak) Ali’nin Mushafı gibi değişik Mushaflar çıkmıştı. 15. yüzyıl ilahiyatçısı Suyuti, El İtkan Fi Ulumil Kuran (kısaca İtkan, Kuran İlimleri Ansiklopedisi) adlı eserinde bu Mushaflar arasındaki farkları gösteren bir liste yayımlamıştı. Buna göre Ibni Mesud’un Mushafı’nda Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure ile Felak ve Nas Sureleri yoktu. Ali’nin Mushafı’nda surelerin sırası bugünkünden farklıydı. (Ayrıca Suyuti kitabında, Bakara Suresi’nin orijinalinde Ahzab Suresi ile aynı uzunlukta olduğunu belirtiyor. Oysa bugün, eldeki ‘resmî’ Kuran’da, Bakara Suresi 286 ayet iken, Ahzab Suresi 73 ayet.)


Sonuçta Zeyd başkanlığındaki heyetin Kuran’ı derleme ve yazma işi bir yıl sürdü. Derlenip parşömene geçirilen ancak indiriliş sırasına bakmadan iki kapak arasına konan ayetlerden oluşan bu ilk Kuran ölene kadar Ebubekir’in uhdesinde kaldı, sonra İkinci Halife Ömer’e geçti. O da ölünce, Ömer’in kızı, Peygamber’in eşi Hafsa’ya emanet edildi.


Osman’ın Mushafı

Ancak mesele hallolmamıştı. Buhari’nin naklettiğine göre, 650 yılına gelindiğinde, Sahabe’den Huzeyfe İbn-i Yeman, Üçüncü Halife Osman’a Müslümanların Kuran’ı değişik şekilde okumalarından dolayı, “ümmetin Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi birbirine düştüğünden” yakınmıştı. Bunun üzerine Osman, Ebubekir’in derlediği ilk Kuran’ı emanetçisi Hafsa’dan istedi. Bu Mushaf, Zeyd’in başkanlığındaki dört kişilik bir heyet tarafından yeniden işleme tabi tutuldu. Bu sefer sureler ve ayetler indiriliş sırasına göre dizilecek, kabilelerin Kuran’ı okuma şeklinde çıkan farklar, anlaşmazlıklar ise Kureyş şivesinin esas alınmasıyla çözülecekti. Bugün bazı Batılı ilim adamları, o tarihte Hicaz’da yazı dilinin Arapça değil Aramice ya da İbranice olduğunu söylüyor, bazı Batılı ve İslami ilim adamları da Arapçada ünsüz harflere ünlü karakteri kazandıran hareke denen işaretlerin veya bugünkü noktalı harflerin olmaması yüzünden Kuran’ın tek bir şivede yazılmasının imkânsız olduğunu söylüyorsa da, bugün yaygın kabul gören inanışa göre bu iş (Arapçanın Kureyş şivesine göre Kuran’ı yeniden yazmak) başarılmıştı. Ancak ilk derleme sırasında çıkan sorunlar bu sefer de çıkmıştı. Örneğin Suyuti’nin Itkan’ına göre Zeyd İbn-i Sabit şöyle demişti: “Mushaf oluşturma işini yaparken, Ahzab Suresi’nin sonundan bir ayeti kaybettim. Ki, Peygamber’in onu Kuran’dan bir parça olarak okuduğunu işitmiştim. Aradık bu ayeti. Ve Huzeyme bin Sabit’de bulduk, [Ahzab Suresi’ne 23. Ayet olarak] ekledik o Mushaf’a.”


Bunun gibi başka olaylar da olmalı çünkü Suyuti’ye göre bu ikinci derlemeden sonra Ömer’in oğlu Abdullah (İbn-i Ömer) demişti ki: “Hiçbiriniz, Kuran’ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki, Kuran’ın çoğu yok olup gitmiştir. ‘Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum’ desin yalnızca.”


‘Mushaf Yakıcı’ Mervan

Bu ikinci derleme işi tamamlandıktan sonra, Ebubekir’in Mushafı söz verildiği gibi Hafsa’ya iade edildi. Osman’ın hazırlattığı İmam (asıl) Mushaf Osman’da kaldı. Bazı kaynaklara göre bundan dört nüsha hazırlandı ve Kahire’ye, Kûfe’ye, Basra’ya (ikisi de bugünkü Irak’ta) ve Şam’a gönderildi. Bazı kaynaklara göre yedi nüsha hazırlandı ve bu şehirlere ilaveten Mekke’ye, Yemen’e ve Bahreyn’e gönderildi. Bazı kaynaklara göre ise bunların dışında bazı kişilerin kendileri için hazırladığı özel Mushaflar vardı. O yıllarda henüz aynı şekilde yazılan harfleri ses olarak birbirinden ayıran noktalar olmadığından bazı kelimeler farklı okunmuş, dolayısıyla farklı yazılmıştı. Ama daha önemli farklar da vardı. Bazı İslami kaynaklarca “Kur’ân-ı Kerim’in tercümanı” diye nitelenen Peygamber’in amcasının oğlu Abdullah İbn-i Abbas, kelimelerin eş anlamlılarını kullanırdı. Ebubekir dönemindeki heyetin üyesi Enes İbn-i Malik, Halife Ömer’in oğlu Abdullah’ın da tercih ettiği eş anlamlılar vardı.


Ebubekir’in Mushafı ile Osman’ın Mushafı arasında ne gibi farklar olduğunu ise bilmiyoruz çünkü, Ebubekir’in Mushafı emanetçisi Hafsa’nın ölümünden sonra Emevi Halifesi Mervan İbn-i Hakem tarafından yakılmıştı. Önemli İslam kaynaklarına göre adı o yıllarda ‘Mushaf Yakıcı’ya çıkan Mervan’ın gerekçesi şuydu: “Onda yazılı olanlar, Osman tarafından yazdırılan Mushaflara geçmişti. Artık ona gerek kalmamıştı. Yakılıp yok edilmezse, zamanla kuşkulara yol açılabilir, ondan alınarak yazılan Mushaflar çevresindeki kuşkuları önlenemeyebilirdi. Bundan korktum, o nedenle yaktırdım.”


692’de yapılan Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’daki kitabede bile bugünkü ünsüz harflerin ünlü okunmasını sağlayan işaretlerin bulunmamasından hareket edenler, bu işaretlerin (harekelerin) 649-714 arasında Irak Valisi olan Haccac tarafından Kuran’a eklendiği rivayetine inanma eğiliminde (Haccac güya ‘Kuran’a bin tane elif eklettim’ demişti) ancak bu rivayet ‘sahih’ görünmüyor. Ancak günümüzdeki metinlerde, eski yazılı Arapçada olmayan sesli harflerin ve noktalama işaretlerinin ne zaman ve kim tarafından konduğu meselesi cevap bekliyor.


İmam Mushaf bugün nerde?

Ebubekir’in Mushafı’nın akıbetini aşağı yukarı öğrendik. Peki, Osman’ın Mushafı şimdi nerede? Bu konuda rivayet muhtelif. Bazılarına göre İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda, bazılarına göre Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te. Her iki Mushaf’ın da iddiasının temelini, bu Kuran’ların (daha doğrusu Bakara Suresi’nin 137. ayeti) üzerindeki kan lekesi oluşturuyor. Çünkü geleneğe göre, Osman öldürülürken bu Kuran’ı kıraat ediyordu ve kanı sayfaya sıçramıştı. Kan izi iki ayrı Kuran’da olmayacağına göre iddialardan biri doğru değildi ama hangisi? Yoksa ikisi de mi yanlıştı? Gelin konuya biraz daha yakından bakalım:


Semerkand Kuranı

Bilimsel literatürde Taşkent’in tarihsel adından dolayı “Semarkand Kuranı” rivayete göre Osman’ın öldürülmesinden sonra, Halife Ali tarafından Küfe’ye getirilmiş, 1402’de bölgeyi talan eden Timur’un eline geçmiş, 1485’te Semerkand’da ortaya çıkmıştı. 1868’de Semerkand Rus ordularının eline geçince, Kuran Rus Çarlığı’nın başkenti St. Petersburg’daki İmparatorluk Kütüphanesi’ne konmuştu. 1917’de Bolşevik Devrimi’nden sonra Britanya’ya karşı Müslümanları yanına çekmek isteyen Lenin tarafından Başkırdistan’ın başkenti Ufa’ya gönderilmiş, ama Taşkentli Müslümanların ısrarlı talepleri uyarınca, 1924’te Taşkent’e dönmüştü. O günden sonra da bazı kaynaklara göre Özbek Müslümanları tarafından gizli bir yerde, bazı kaynaklara göre ise Özbekistan Sovyeti Kütüphanesi’nde saklanmıştı.)


Semerkand Kuranı hakkındaki diğer bilgilerimiz ise daha da sınırlı. Çünkü bu Kuran üzerindeki nadir bilimsel çalışmalar Rus şarkiyatçıları A. Shebunin (1891) ve S. Pissareff (1905) ile Batılı şarkiyatçılar A. Jeffery & I. Mendelsohn’un (1942) ve F. Deroché’nin (1999) makaleleri ile sınırlı. Çünkü Özbek makamları Kuran üzerinde çalışma yapmaya izin vermiyorlarmış. Son olarak Diyanet İşleri eski başkanlarından Tayyar Altıkulaç mikrofilmler üzerinden çalışıyor ama henüz nihai raporunu vermemiş. Önce en çok merak edilen soruya cevap verelim: Biraz önce adını andığım araştırmacıların hepsi de Semerkand Kuranı’nın Osman’ın Mushafı olmadığında anlaşıyor. Bu kanıya bazı sayfalarda yapılan radyo-karbon testleri ve metinlerin paleografi (yazı çeşitlerini inceleyen bilim dalı), ortografi (yazı sistemlerini inceleyen bilim dalı) konulu analizlerden sonra vardıkları anlaşılıyor. Orijinalinin 360 yaprak (varak) olduğu sanılan ancak halen, 353 yaprağı Taşkent’te olan Semerkand Kuranı radyo-karbon testlerine göre yüzde 95 ihtimalle 8. yüzyıla ait. Paleografik ve ortografik analizlere göre ise 8. yüzyılın sonu ile 9. yüzyılın başına ait. Bu konuda en önemli ipucu Kuran’da kullanılan Kufi yazının bu yüzyıllarda tekâmül etmesi. Gerçekten de hatta adını veren Kufe şehri 638 yılında kurulmuştu ancak bazı dilbilimcilere göre Kufi yazı, Kufe’den önce de biliniyordu ancak adını hattı resmî yazışmalarda kullanıldığı Kufe’den almıştı. Dolayısıyla sadece Kufi yazıdan hareket etmek doğru değildi. Ama söz konusu araştırmacılar, hatadaki başka özelliklerden ve süslemelerden hareketle kendilerinden emin görünüyorlar.


Topkapı Sarayı Kuranı

Osman’ın Kuranı diye ünlenen Topkapı Sarayı’ndaki Kuran ise Tayyar Altıkulaç tarafından incelenmiş ve raporlanmış. Altıkulaç’a göre, bu Kuran Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa tarafından 1811 yılında Sultan II. Mahmud’a hediye edilmiş. 408 varaktan oluşan Kuran’ın sadece iki varağı eksik. Baş taraftan birkaç varak zarar gördüğü veya zayi olduğu için Mushaf’ın yazılışından 50-100 yıl sonra yeniden yazılmış. Her ne kadar Topkapı Kuranı’nın üzerinde “Bu Kuran Halife Osman öldürüldüğünde okuduğu Kuran’dır. Üzerindeki kan lekeleri hâlâ görülebilmektedir” yazılıysa da Altıkulaç’a göre Topkapı Kuranı da Osman’ın Kuranı değil. En büyük ihtimalle Emevi Dönemi’nde kullanılan tarzda Kufi yazıyla fakat farklı katiplerce kaleme alınmış. Ancak üzerine daha sonraki yıllarda noktalar eklenmiş. Ancak bu noktalar, Arapçada noktalama usulünü ilk bulan Ebu el Asvad (ö. 688) tarzında imiş.


Kahire Kuranı

Osman’ın Kuranı’nı bulamadık ama Kahire’de, İstanbul’da ve St. Petersburg’da Hicret’in ilk iki yüzyılına tarihlenen başka Kuran’lar var. Bunlardan Kahire’deki Hüseyin Camii’deki (El Meşhedü’l-Hüseynî) Kuran üzerine çalışan Tayyar Altıkulaç ve Selahaddin Müneccid’in vardıkları sonuç, bu Kuran’ın bugüne dek sanıldığı gibi Osman döneminde kaleme alınan nüshalardan biri olmadığı yolunda. Bu iki ilahiyatçıya göre Kahire Kuranı, Emevi Halifesi Mervan’ın Kahire Valisi olan kardeşi diğer Mervan tarafından yazdırılan bir nüsha.


TİEM Kuranı

Bu iki ilahiyatçının üzerinde çalıştığı bir diğer Kuran ise İstanbul’daki Türk İslam Eserleri Müzesi’ndeki Kuran. İlk sayfasında Sultan I. Mahmud’un (1730-1754) mührünün olduğu bu eser 1912’de Aya İrini’den Müze’ye intikal etmiş. 439 yapraktan oluşan bu Kuran’ın 17 yaprağının kayıp olduğu sanılıyor. Kuran’ın 14 yaprağı da 1437 tarihinde onarım görmüş. Kufi yazıyla yazılmış Kuran’ın son yaprağında “Hicri 30 yılında Osman bin Affan yazdı” ibaresi görülüyorsa da, Altıkulaç’a ve Müneccid’e göre paleografik ve ortografik özellikler ve süsleme unsurlarından hareketle bu ibarenin daha sonra (8. veya 9. yüzyılda) konduğu düşünülüyor. Ancak Gerek Altıkulaç, gerekse Müneccid, bu Kuran’ın günümüze dek ulaşan en eski Kuran olduğunda hemfikir.


Darü’l-Kütüp Kuranı

Mısır Milli Kütüphanesi’nde (Dar Al-Kutub Al-Mısrıyya) bulunan Kuran’ın özel kişilerin elinde olan varakları üzerinde yapılan radyo-karbon testine göre, yüzde 95 ihtimalle 609-694 yılları arasında yazıldığı düşünülüyor. Paleografik ve ortografik incelemeler de aşağı yukarı aynı tarihlere işaret ediyormuş. Metnin incelenebilen kısımları Kufi yazıyla yazılmış ama 688’den sonra icat edildiği bilinen harekeler ve noktalama işaretleri yokmuş. Orijinal metninin 620 yaprak olduğu sanılan Dar’ül-Kütüp Kuranı’nın 562 yaprağı bu kütüphanede, diğer yaprakları bazı Paris ve Gotha’da koleksiyonerlerin elinde. Ancak Kahire’deki 562 varaktan 248’i gerçek parşömen, 34’ü varak sahte parşömen, 61’i başka bir Kuran’a ait, 219’u 1830 tarihinde üretilmiş kâğıtlara modern metinlermiş. Kısacası bu Kuran’ın da derleme olduğu anlaşılıyor.


St. Petersburg Kuranı

Son olarak büyük bir bölümü bugün Rusya’da St. Petersburg’daki Şarkiyat Enstitüsü’nde saklanan ‘St. Petersburg Kuranı’ndan bahsetmek istiyorum. 1936 yılında ‘yaşlı bir kadın tarafından’ enstitüye bağışlanan bu Kuran’ın, 19. yüzyılda Suriye’de kıymetli eserlerden oluşan büyük bir kütüphanenin sahibi olan Hıristiyan Arap Nofal Ailesi’nin haraç mezat satılan terekesinden kalma olduğu sanılıyor.


1998 yılında Rus şarkiyatçı Efim Rezvan’ın ve 1999’da Fransız şarkiyatçı François Déroche’nin yayımladığı makalelere göre bu Kuran’ın orijinali 97 yaprak olup, bunların 81’i St. Petersburg’da, diğerleri Özbekistan’da (biri Taşkent’teki Biruni Enstitüsü’nde, ikisi Buhara’daki İbn-i Sina Bölge Kütüphanesi’nde, biri Taşkent’teki İslam İşleri İdaresi’nde, 12’si Katta Langar’da bir ailenin elinde) idi. Hicaz hattıyla yazılmış olan Kuran’ı iki ayrı kâtibin yazdığı anlaşılıyordu, çünkü bazı harflerin yazımında bariz farklar vardı.


Sana’a Kuranı

Son olarak 1972’de Yemen’in başkenti Sana’a’daki Ulu Cami’de bulunan Kuran var. ‘Sana’a Kuranı’ üzerinde Alman şarkiyatçı Dr. Gert Puin tarafından yapılan incelemeler aradan geçen 36 yılda tamamlanabilmiş değil. Bunun nedeni bu Kuran ile ilgili ilk değerlendirmeler olmalı. Puin’e göre, bu Kuran’ın yazıldığı parşömen Peygamber’in doğumundan önceye tarihleniyor ama üzerindeki yazı daha sonraya ait. Daha ilginci üstteki metnin altında silinmiş bir eski metin var. (Bu tür metinlere literatürde ‘palimpsestus’ deniyor.) Bu metin de Kuran metni. Puin’in Batılı şarkiyatçılarca pek beğenilen ancak İslam çevrelerinde infiale neden olan iddiası ise şu: Kuran’ın yazılışı Peygamber’den çok önce başlamıştı. Çünkü Kuran, kendisinden önceki kutsal kitapların bir çeşit özeti olmaktan öteye gitmiyordu. Suudi Arabistan Hicaz’da arkeolojik araştırmalara izin verinceye, İslam bilim adamları İslam ülkelerinin kütüphanelerinde saklı olan yüzlerce eser üzerinde ‘bilimsel kriterlere’ uygun araştırmalar yapıp, sonuçlarını bizlerle paylaşıncaya kadar bu tür ‘şarkiyatçı’ yorumlar gündemde kalacak gibi görünüyor.


Daha anlatacak çok şey var ama yerim bittiği için burada noktalıyorum. Kalanını internet nüshasına eklemeye çalışacağım. Bu tarihçeye bakılırsa, bugün İslam ülkelerinde kullanılan ‘Resmî’ (Standardize edilmiş) Kuran’ın (ki 1920’de Kahire’deki El Ezher Üniversitesi tarafından kaleme alındı) Osman’ın Mushafı’yla değil ‘harfi harfine aynı’ olduğunu, bu tarihçeyi bilenlerin kabul etmeye razı olduğu gibi, ayetlerin sırası ve içeriği açısından aynı olduğunu iddia etmek, ancak ‘iman’la mümkün, yoksa ‘bilimsel açıdan’ mümkün değil.


Erken İslam tarihinin kaynakları

Erken İslam tarihinin kaynakları


Ayşe Hür-TARAF



  

 

Geçen haftaki yazıma o kadar çok eleştiri aldım ki, aynı konuya bir kez daha dönmek zorunda hissettim kendimi. Ancak bu yazım her halükârda bu konudaki son yazım olacak. Nedenini yazının tümünü okuduktan sonra anlayacağınızı umuyorum.


Eleştirilere dönersem, kimi “biraz daha araştırsaydınız” türündendi, kimi “senin haddine mi bu konuda yazmak” türünden. Kimi “bunlar bilinen şeyler ama yanlışlar var içinde” türündendi, kimi “külliyen uydurmuşsun” türünden. Kimi “Amacın meşhur olmak mı” diyordu, kimi “Gizli misyoner misin, CIA ajanı mısın?” Kimi “bir daha Taraf almayacağım” diye küsüyordu, kimi “Salman Rüşti’yi unutma” diye tehdit ediyordu. Müjdeler olsun ki, destek mahiyetindeki maillerin sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Seyahatte olduğumdan herkese cevap veremedim, kusura bakmayın. (Hâlâ da seyahatteyim, dolayısıyla teknik hatalar olabilir, peşinen özür diliyorum.) Uzatmayayım, ‘münevveran’dan Nasuhi Güngör’ün twitter’da dediği gibi “meydanı boş görmenin verdiği cüretle yazdığım o korkunç yazı” okurlardan (Nasuhi Güngör müsterih olsun) ‘gereken’ cevabı aldı. Kendileri cevap yazamayanlar da Ali Ünal’ın (31 Ağustos 2011, Zaman) yazısıyla tatmin oldular. Bunlar arasında Mustafa Akyol ve Serdar Kaya gibi münevverler de vardı. Demek ki, “böylesine karmaşık bir konuda tatmin olmak bu kadar kolaymış” dedim ve imrendim kendilerine.




Vahiy kâtipleri

Ali Ünal’ın yazısında haklı bulduğum tek eleştiri ‘Yahudi Bahira’ ile ilgiliydi. İslam kaynaklarına göre Bahira Yahudi değil Süryani idi ve Hazreti Muhammed’in vahiy döneminde değil çocukluk döneminde yaşamış biriydi. “Diyelim ki, diğer gâvur isimleri de uydurmaydı, peki Selman-ı Farisi de mi uydurmaydı” diye sormayacağım, çünkü hakikaten o isimleri zikretmesem de olurdu. Bunun dışında Ali Ünal’ın gözünden kaçan bir hatam vardı: Haccac’ın valilik dönemi ile ilgili tarihte bir hata yapmış, 694 yerine, 649 yazmıştım. Bir önceki haftaki ‘Haram Aylar’ konusundaki hatam için de “IHL mezunu Başbakan bile yanılmıştı” demeyip özür dileyeyim. Daha da ileri gideyim, diyelim ki yazının tümü külliyen yanlıştı, peki Ali Ünal’ın yazısından benim ‘yanlış’ anlattığım hikâyenin ‘doğrusunu’ öğrenebildiniz mi? Yani vahiylerin nasıl kitaba dönüştürüldüğünü ve bu kitabın nerede olduğunu, günümüzdeki Kuran’larla bu kitabın ilişkisinin nasıl kurulduğunu? En azından ben öğrenemedim, çünkü yazıda, bol bol alaycı cümle, mugalâta, dogma vardı ama ‘gerçek’ ve/veya ‘doğru’ hikâye yoktu.


Yanlışlanamayan ‘tarih’

Ama Ali Ünal’ı bunun için eleştirebilir miyim? Hayır. Çünkü bu konuda anlatılan bir hikâyeye ‘gerçek’ ve/veya ‘doğru’ demek de ‘uydurma’ ve/veya ‘yanlış’ demek de bilimsel kriterlere göre imkânsız. Öncelikle üzerinde konuştuğumuz konu inançla ilgili ve herkes bilir ki, inancın bilimsel dayanağa ihtiyacı yoktur. ‘İnanıyorum’ dersiniz olur biter. İkincisi erken dönem İslam tarihini ‘bilimsel’ kriterlere göre araştırmak isteyen birinin işi çok zordur. Çünkü o dönemde kaleme alınmış yazılı kaynak çok azdır. Suudi Arabistan yönetimi izin vermediği için, İslamiyet’in merkez coğrafyasında arkeolojik araştırma yapılamadığından, fiziki kanıtlar da çok azdır. Elde bulunan kanıtlar üzerine bilimsel araştırma yapmaya kalkanların önünde Salman Rüşti örneği durur, vs.


Elde ne var?

Bütün bu engellere rağmen Batı kütüphanelerindeki malzemelere bir göz atarsak; Arabistan’da bulunan 685 ve 689 yılına ait yılına ait üzerinde Kuran’dan alıntılar bulunan paralar, 692 yılında inşa edildiği sanılan Kubbet’üs Sahra’daki biri mozaik, diğeri bakır plaka üzerinde yine Kuran’dan alınma (ama bugünkü metinlerden farklı) alıntılar, Afrika ve Arabistan’ın çöllerinde bulunmuş tek tük çift dilli (Grekçe-Yunanca gibi) kitabeler, 634-640 yılları arasına tarihlenen Didaskalia Jacobou diye anılan bir metin, Halife Ömer’in Kudüs’ü fethettiği tarihte (637) Kudüs Patriği olan Sophronius’ın anıları, bir Süryani rahibin Halife Ömer’le Gezirta şehrinin ‘zımmi’ halkı arasında yapılan bir sözleşmeden söz eden yazmaları, 696’da Nil deltasındaki Nikiu/Pashati şehrinin Kıpti piskoposu olan John’un Amr İbn’ül-As’ın Mısır gazalarını ayrıntılarıyla anlatan yazmaları, Emevi Halifesi Abdülmelik’in (ö.705) seferlerini anlatan John bar Penkaye yazmaları, 661-681 yılları arasındaki Arap akınlarına bizzat şahit olan ve Arapların Yahudilerle birlikte Bizans’a karşı savaştığını kaydeden Şam yazmaları, yine bu yıllara ait Sebeos adlı bir piskoposun kroniği ile Kuzistan Kroniği, Thomas adlı bir Hıristiyan rahibinin 640’lara ait gözlemlerini içeren 8. yüzyıla tarihlenen mektuplar, bazı seyahatnameler vs... Bu kaynakların gayrımüslimler tarafından üretilmesi ve büyük bir bölümünde, İslam’ın ‘resmî’ tarih söylemiyle çelişen şeyler olması yüzünden İslam’ın resmî tarihçileri tarafından büyük ölçüde görmezden gelindiğini not edelim.




Siyer, hadis, tefsir geleneği

İslam’ın ‘resmî’ tarihi ise esas olarak ‘siyer’ veya ‘sire’ denen Hazreti Muhammed’in biyografilerinden; İslam ordularının seferlerini konu alan gaza kitaplarına, kabaca Kuran’ın açıklaması demek olan tefsir kitaplarına, Peygamber’in sözleri ve eylemlerini konu edinen hadis kitaplarına, İslamiyet’in hukuki boyutunu ele alan fıkıh kitaplarına dayanıyor. Bu tür kitaplar ise Hicret’in ikinci ya da üçüncü yüzyıllarında ortaya çıkmaya başlamış. Gerçi, İslami kaynaklarda Hasan bin Thabit (ö.674) ve Zübeyr’in (ö.713) Peygamber’in biyografisini ilk kaleme alanlar olduğu söylenirse de bu kaynaklar günümüze ulaşmamış. İbn-i İshak’ın (ö.761 veya 767) siresi ancak İbn-i Hişam’ın (ö.833) ve Tabari’nin (ö.923) nakliyle ve üzerinde epeyce ‘çalışılmış’ halleriyle biliniyor.


Şii ve Harici geleneği hiç bilmiyorum ama Sünni geleneğinde en güvenilir bulunan hadis kitabı Peygamber’in ölümünden iki asırdan fazla zaman sonra derlenen Buhari’nin (ö.870) Es Sahih adlı eseri. Buhari 600 bin hadis duyduğunu ama bunların sadece 7.275’ini güvenilir bularak kitabına aldığını söylüyor. Hadis alanında güvenilir bulunan bir diğer kaynak Müslim ise bu sayıyı üç bine indirmiş. Bugün bazı İslam âlimleri, sahabeler döneminde bu sayının çok daha az olduğunu, dolayısıyla hadisleri dikkatli kullanmak gerektiğini söylüyor. (Hâl böyle olunca da iki hafta önceki yazımdaki Türklerle ilgili hadisleri her ne kadar Buhari’den aldıysam da uydurma olabileceğini söyleyen okurlara hak verdiğimi belirtmek boynumun borcu.) Dört kitabı günümüze ulaşan bir başka hadisçi Tırmizi (ö.882). Suyuti’nin (kısaca) İtkan adlı kitabı ise daha da geç, 15. yüzyılda derlenmiş ama bugün en çok başvurulan kaynaklardan biri.


Kuran’ın ilk tefsircisi Hazreti Muhammed, onun ölümünden sonra da sahabeler olmalı. Bu kişiler ayrıca ilk fıkıh, kelam ve hadis âlimleri elbette. Ama tefsir işinin bir disiplin haline gelmesi çok sonra olmuş. Tefsirin önemini sadece şu örnek bile anlatır herhalde: Tek satırlık ‘Besmele’nin (Bismillahirahmanirrahim) Kuran’ın bir ayeti olup olmadığı konusunda Dört Sünni İmam farklı düşünmüş. İmam Şafii ve İmam Ahmed (Hanbeli) Besmele’yi ayet sayarken, İmam Malik ve İmam Hanefi Besmele’yi ayet saymamış. (Tartışma günümüzde de sürüyor.)


İlk tefsir kitaplarından biri Abdullah İbn-i Abbas’ın (ö.687) Kuran’daki yabancı, bilinmeyen, anlaşılmayan kelimeleri açıklamak için kaleme aldığı Garib’ül-Kuran gibi görünüyor. İbn-i Abbas 700 kadar sözcüğün kökenini araştırdığını, sonuç olarak Arapçanın çeşitli lehçeleriyle Süryanice, Nabatça, Habeşçe, Rumca, İbrânice, Farsça, Kıbtîce, Çince ve Berberîce olduğunu söylemiş. Ama bu kitabı daha sonraki yüzyıllardan yapılan nakiller yoluyla biliyoruz. (‘Garip kelimeler’ üzerine tartışma da hâlâ sürüyor.) İmam Malik’in (ö.796) Kuran’ın fıkıhla ilgili bölümlerine dair tefsirini de sonraki yüzyıllarda yazılmış kitaplardan biliyoruz. Günümüze ulaşan en eski tefsir kitabı ise Tabari’ye (ö.922) ait. Tabari, Kuran’ı Sünnet’le (Peygamberin pratikleriyle) yan yana değerlendiren ilk tefsirci imiş. Rivayetlere göre ilk kuşak tefsircilerden Mücahid’in (ö.722) tefsiri sadece 30 sayfa iken, Tabari’nin tefsiri günümüz ölçeklerinde 15 ila 30 cilt tutuyor. Tabari’den bu yana yapılan tefsirlerin kaç sayfa tuttuğunu ise hesaplamak imkânsız.




‘Tarih’ ve ‘dilbilim’

‘İlk İslam tarihçisi’ kabul edilen El Wakidi’nin (ö.822) sadece Kitab al-Tarikh wa al-Maghazi adlı kitabı günümüze ulaşmış. Ancak İslam tarihçileri pek güvenilir bulmuyorlar Wakidi’yi. Örneğin İmam Şafii’ye (ö.820) göre Maliki’nin kitaplarında yalanlardan başka bir şey yokmuş.) İbn-i Haldun’a (ö.1406) daha kaç asır var siz hesaplayın.


İşin bir de dilbilim kısmı var. Henüz o yüzyıllarda Arabistan yarımadasında hangi dillerin yaygın olduğu, hangilerinin yazı dili, hangilerinin konuşma dili olduğu konusunda anlaşılmış değil. Ama diyelim ki, bugün bazılarının dediği gibi Arapça egemen ve gelişmiş bir dil olsun, İslamiyet’in kısa sürede bir dünya dini olduğu düşünülürse anadili Arapça olmayan bir Müslüman’ın (Mevali) Arapça yazıları doğru şekilde okuması için elzem olan harekeleme işinin ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Okurlarımdan birine göre bu işin üstadı Dördüncü Halife Ali imiş ama bu konudaki İslami literatüre bakılırsa, bu konudaki ilk çalışmalar Ebu’l- Esved ed-Düeli (ö.688), Nasr b. Asım (ö.707), Ha­san Basri (ö.728) ve/veya Yahya b. Ya’­mur (ö.746) tarafından, noktalama ise Abdülmelik b. Mervan (ö.705) tarafından yapılmış ama sistemin günümüzdeki haline gelmesi Halil bin Ahmed’in (ö.786) çalışmalarıyla olmuş. Bu arada Arap dilinin grameri üzerine ilk ciddi çalışmalarını Sibaveyh’in (ö.796/797) yaptığını hatırlatalım. Bu yeniliklerin işlerlik kazanmasının çok daha geç tarihlerde olduğunu düşündüren bir örnek, büyük bir bölümü Tunus Milli Kütüphanesi’nde bulunan bir Kuran. Üzerindeki ithaf cümlesinden Abbasi Halifesi Me’mun (ö.833) tarafından babası Harun Reşit’in (ö.809) Meşhed’deki (İran’da) mezarına konulmak için hazırlandığı anlaşılan Kuran’ın neredeyse hiçbir noktalama işareti taşımıyormuş.


Paradigmanın içinden

Ben vahiylerin nasıl yazılı hale getirildiğinin hikâyesini işte geç dönemde üretilmiş olsa da İslam tarihçilerinin güvenilir bulduğu bu kaynaklara (Buhari’ye, Tırmizi’ye, Suyuti’ye, vb.) dayanarak anlatmıştım. Üstelik bu hikâye, Kuran eleştirileri yüzünden bundan tam 21 yıl önce bugün, 4 Eylül 1990 günü derin devletin tetikçileri tarafından katledilen Turan Dursun (Din Bu I, s. 78-89) ile çok şükür ki hâlâ yaşayan Diyanet İşleri’nin eski başkanlarından Süleyman Ateş’in (Gerçek Din Bu, s. 127-135) paylaştığı nadir hikâyeden biriydi.


Çeşitli merkezlerdeki tarihî Kuran’lara, Arapça-Süryanice-Kufi yazısı vs. gibi konulara ilişkin lehte ve aleyhte tezleri derli toplu şekilde arşivlemiş olan islamic-awareness.org adlı internet sitesi ise giriş sayfasındaki açıklamaya göre (tahminimce Arap kökenli) Müslüman araştırmacılarca “Hıristiyan misyonerlere ve oryantalistlere” cevap vermek için oluşturulmuş ‘bilimsel’ nitelikte bir savunma sitesiydi. Alt linkleri tıklayanlar yüzlerce, belki de binlerce makale ile karşılaşabilirlerdi. Hepsi de “And Allah knows best!” (Ve Allah en iyisini bilir!) diye biten makaleler, resimlerle, fotoğraflarla desteklenmişti. (Sitenin bilimsellik anlayışı benimkine uymadığı için tırnak işareti kullandım ama sitenin yaklaşımı, bana cevap veren münevverlerin yaklaşımına göre milyon kere daha ‘bilimsel’.) Ancak anlaşılan kimse zahmet edip de adresi tıklamamış. Bunun nedeni de muhtemelen sitenin adının İngilizce olması. Nitekim bana ‘oryantalist’ etiketi yapıştıranların temel dayanağı bu siteye yaptığım atıftı. (Bu konuya yazının sonunda kısaca değineceğim.) Hâlbuki birazcık önyargılarını veya tembelliklerini yenseler, Ali Ünal’a ihtiyaç kalmadan ağzımın payını verirlerdi.


Mushaflar karşılaştırıldı mı?

Buraya kadar anlattıklarım bile ‘resmî’ Sünni İslam kaynaklarına dayanarak yazılacak bir hikâyenin şu veya bu şekilde ‘yanlışlanmasının’ ne kadar kolay olduğunu gösteriyor ama ben hatama devam edip Ali Ünal’ın (mealen) ‘Kuran’ın tek kelimesi bile değişmeden günümüze kadar geldiği’ iddiasına değineceğim. Bu iddianın pozitivist anlamda ‘bilimsel’ olarak ispatlanması mümkün değil, çünkü Ebubekir’in derlemesine ulaşılmış olsaydı bile kimse bunların Hazreti Muhammed’e vahyedilenlerin tamamını içerip içermediğini bilemezdi. Çünkü bunu ölçecek fiziki bir araç/yöntem yok. Sadece imanla ‘içeriyordu’ diyebilirsiniz. Ama ilginçtir böyle bir şeyin ‘bilimsel’ anlamda imkân dâhilinde olduğunu İslam kaynakları söylüyor. Çünkü vahiylerin aynen kâğıda geçirilişinin somut ifadesi olarak kabul edildiği anlaşılan Osman’ın Mushafı üzerinde bir oybirliği var. Nitekim Ali Ünal da yazısını bu iddia üzerine kurmuş. O zaman ‘Kuran’ın tek bir kelimesi bile değişmeden günümüze kadar geldiğini ispat etmek için’ önce Osman’ın Mushafı’nı bulmak, onunla dünyanın değişik yerlerindeki (İstanbul’daki, St. Petersburg’daki, Semerkand’daki, Kahire’deki, Londra’daki, San’a’daki, Tunus’taki vb.) tarihî Kuran’ları karşılaştırmak, daha sonra bunlarla, geçen yazımda yanlışlıkla 1920’de dediğim ama aslında 1923/1924’te hazırlanan Kahire edisyonunu karşılaştırmak, sonra da bu edisyonla dünyanın değişik yerlerindeki güncel Kuran’ları karşılaştırmak gerekmez mi? Benim aklım böyle diyor. Ama elbette, “ben inanıyorum” deyip işin içinden çıkmak daha kolay.


Nitekim bazıları yukarıda adını andığım tarihî Kuran’ların bir bölümünü inceleyen Tayyar Altıkulaç’ın kendisiyle röportaj yapan gazetecinin “Bu araştırma sonucunda Kur’an’ın hiçbir harfinin değişmediği savı bir kez daha kanıtlanmış oluyor sanırım” sorusuna “Bu savda ‘bir harf’ ifadesi ile Yüce Kitab’ın herhangi bir tahrife uğramadığı kastediliyorsa bu sorunun cevabı elbette ‘evet’ olacaktır...” demesini yeterli buluyor (http://www.belgehaber.com/haber.php?haber_id=2799). Ama Tayyar Altıkulaç söz konusu tarihî Kuran’ları Osman’ın Mushaf’ıyla karşılaştırmış değil, çünkü Osman’ın Mushafı bulunmuş değil. Tarihî Kuran’ları dünyanın değişik yerlerindeki güncel Kuran’larla karşılaştırmış değil. O zaman neye dayanarak, hepsi aynı diyor belli değil. Ama Thomas Khun’dan öğrendiğimize göre paradigma böyle bir şeydir işte. “Paradigmaya yöneltilen her tür eleştiri, sağır kulakların aşılmaz duvarıyla ya da sistemi savunmaya hazır inançlı taraftarların güya mantıklı tepkileriyle püskürtülür.”


Oryantalizm yaftası

Son olarak ‘oryantalizm’ suçlamalarına değinmek istiyorum. Bugün Doğu dünyasında, ‘Doğu’ya, İslam’a yönelik herhangi bir eleştiriyi püskürtmek isteyen sıradan insanlar hakaretten katletmeye kadar uzanan çeşitli yöntemlere başvururken, münevver takımının yöntemi, alaya alma ile oryantalistlikle suçlama arasındaki yelpazede dolaşıyor. Halbuki oryantalistlerin İslam tarihine yaptıkları katkıları küçümsemek ancak bunlardan habersiz olanların yapacağı iştir. (Bu konuyu ilerde ele almak isterim.) Şimdilik kısaca Ali Ünal’ın adını andığı Christoph Luxenberg ve Alphonse Mingana’nın (ben bunlara John E. Wansbrough, Patricia Crone, Michael Book ve Robert G. Hoyland’ı da ekleyeyim) kitaplarını keşke birileri Türkçeye çevirme cesareti bulsa da yazarların nerede yanıldığını anlasak demekle yetiniyorum. Aynı şekilde yazımda kısaca değindiğim halde, birçok kişiyi çok tedirgin ettiğini anladığım Gerd R. Puin, Yemen-San’a’da bulunan Kuran üzerinde 39 yıldır yaptığı çalışmalarını bitirebilse ve bilimsel raporlarını yayımlansa da, Dücane Cündioğlu’nun (Yeni Şafak, 29 Ağustos 2000) neye itiraz ettiğini tam olarak anlasak diyorum. (Aslında birinci tekil şahıs kullanmam lazım çünkü başta Mustafa Akyol ve Serdar Kaya olmak üzere bana eleştiri yöneltenler Ali Ünal’ın yazısından her şeyi anlamışlar.)


Yazımı bitirirken asıl eleştirilmem gerekenin, İslam’ın siyasi ve askerî açıdan egemenliğini ilan ettiği 8. ve 9. yüzyıllarda kaleme alınmış rivayet ve efsanelere dayanarak İslamiyet’in en tabulaştırılmış dönemi hakkında bir yazı yazmaya soyunmak olduğunu tekrarlamak istiyorum. İşe Turan Dursun gibi Allah/ Tanrı/ Yaratıcı’nın varlığını sorgulayarak başlamaya cesaretim olmayabilirdi ama hiç olmazsa İslam içi ve İslam dışı kaynakları birarada kullanarak bir hikâye yazmayı deneyebilirdim. O zaman daha ağır bir bombardıman altında kalırdım veya sonum Turan Dursun gibi olurdu ama en azından soyadıma layık olurdum...


Ek Okuma: Turan Dursun, http://www.kurandakidin.net/uydurulandinkurandakidin.pdf; Süleyman Ateş, Gerçek Din Bu, 1-2, Yeni Ufuklar Neşriyat, 1991; İbn Warraq, “Said ve Saidciler ya da Üçüncü Dünya Entelektüel Terörizmi”, Cogito, S. 37, Güz 2003; John E. Wansbrough, Quranic Studies: Sources and Methods of Scriptural Interpretation, Amherst, NY: Prometheus Books, 2004; Patricia Crone&Michael Cook, Hagarism: The Making of the Islamic World, Cambridge: Cambridge University Press, 1977; Robert G. Hoyland, Seeing Islam As Others Saw It: A Survey and Evaluation of Christian, Jewish and Zoroastrian Writings on Early Islam (Studies in Late Antiquity and Early Islam),Darwin Press, Incorporated, 1998.


 

 




Share |
Kaynak: AYŞE HÜR-TARAF Bu haber  1125  kere okundu
YORUMLAR (0)
Son Dakika Haberleri
17 ARALIK PARALARI İADE EDİLİYOR
TUFANDAN SAĞ ÇIKAN HACER ARIKAN
MARAŞ KATLİAMI: 150 ALEVİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ
SİSİ VE BOKO HARAMLA AYNI LİSTEDE
SEVGİLİSİNİ MUTSUZ EDENE HAPİS
EMİR SARIGÜL İSTİFA ETTİ...
TÜRKİYE PADİŞAH DEVLETİ....
ÜÇ İLDEKİ YASAKLAR
KÖTÜMSER TABLO
PUTİN: EVET.... BENİ SEVEN BİRİ VAR...
Tarih Katogorisine Ait Haberler
MARAŞ KATLİAMI: 150 ALEVİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ
TAN GAZETESİ NEDEN SUSTURULDU
KOBANİDE 100 YIL ÖNCE...
ERMENİ MALLARININ GASPI
BİR ZAMANLAR CENNETTİ KOBANİ
KAFA KESMENİN TARİHÇESİ...
ORDU KENTİNİN HATIRLANMAYAN TARİHİ
GÜLİZAR SMBULYANIN HİKAYESİ...
MAHMUT NEDİM PAŞA GERÇEĞİ
ATATÜRKÜ YAVANLIĞIMIZ HASTA ETTİ
MARAŞ KATLİAMI: 150 ALEVİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ
Kahramanmaraş’ta 19 Aralık ile 26 Aralık 1978’de meydana gelen Alevilere yönelik katliam. Yedi gün süren olaylar sırasında 150 Alevi öldürüldü.
TUFANDAN SAĞ ÇIKAN HACER ARIKAN
Bayrampaşa Cezaevi’nde operasyonda yaralanarak ağır yaralanan Hacer Arıkan, “Tek kaybetmememiz gereken şey umut” dedi.
VİDEO HABERLER
 Yerel Haberler
 ERDOĞAN VARKEN GELME...  ENDİŞELİ KENT DİYARBAKIRDA DURUM
 TAZİYE ÇADIRI NEDEN KURULMADI...
 SURİYELİ GERGİNLİĞİ İSKENDERUNDA
 MAHSUN KORKMAZ ÇATIŞMASI: 1 ÖLÜ
 SURİYELİLERE ÖFKENİN NEDENİ...
 GAZİANTEPTE SURİYELİ AVI...
 URFADA SURİYELİLER TAŞLANDI
 KAYSERİDE SURİYELİLERE SALDIRI
 MARAŞTA SURİYELİ GERGİNLİĞİ: 4 YARALI
 ANKARADA METROYU SU BASTI

Çok Okunanlar

Çok Yorumlananlar
Untitled Document
  Hava Durumu
Döviz Kurları
  Alış Satış
Dolar
Euro
Untitled Document
  Namaz Vakitleri
Untitled Document
| iletisim |   Bankalar | Künye | Yayın İlkeleri | Önemli Linkler | haber | haberler | sitemap | Gerekli siteler: Google|